Balayı Hikayesi Vol. 4- Mykonos
1 ay boyunca ardı ardına balayı postu yapmış olmamak ve sizlere Mykonos’u tek bir post olarak anlatmak istediğimden ötürü artık hikayemin sonuna gelmiş olduğum bu yazıda bunun uzun, hatta upuzun bir post olacağını şimdiden söylemeliyim :) Santorini’den bavullarımızı yüklenip hızlı feribota binmemizden başlayarak her detayı ince ince anlatmaya çalışacağım. Öncelikle vermek istediğim birkaç bilgi var. Eğer Mykonos’a gidecekseniz, rüzgara karşı yanınıza mutlaka uzun bir şeyler alın. İlk günden itibaren saçlarımın ve eteğimin havalanmasına engel olmaya çalışmaktan yorgun düştüm. Mykonos’a gidince fark ettim ki Santorini herhangi bir adanın olabileceği kadar rüzgarlı. Mykonos ise çılgınca rüzgarlı :D Hele değirmenlerin orada paraşüt taksanız muhtemelen uçarsınız :) Bir de adada 8000 kişi yaşamasına rağmen sadece 30 taksi var. İlk gün araba kiralamayıp nasılsa taksi buluruz deyince çılgınca esen rüzgarda beyaz mini eteğim uçuşurken 45 dakika bekleyip rüzgardan titreme noktasına gelince ertesi gün koşarak bir araba kiralama şirketine gittik. Aklınızda olsun, araba atv ya da vespa burada olmazsa olmaz. Ulaşımı başka türlü sağlayamazsınız.
Eveeet şimdi hızlı feribottan itibaren alalım. Gördüğünüz üzere camları oldukça kirli olan feribot ilerlerken Santorini’nin nasıl set üzerine kurulu bir ada olduğunu denizden fotoğrafladım.
Bir de tepeden göreceli olarak ufak gözüken dev cruise gemileri…
Otelimiz limana yakın bir koydaydı, bembeyaz taştan bir yapı olan Mykonos Grace’de konuklara gösterilen özen en üst seviyede, servis kalitesi de çok yüksekti.
Kahvaltıda sınırsız şampanya servisi bizi şaşırtsa da minimal stilde döşenmiş odaları, lezzetli kahvaltıları ve personelin ilgisinden çok memnun kaldık. Aşağıda lobide check-in işlemleri için bekliyoruz :)
Odamızın manzarası…
Bavullarımızı bırakır bırakmaz merkeze gitmek üzere yola çıktık. Mykonos sokaklarında bir gezintiye çıkalım mı?
Burasının Santorini ile ortak noktası fotoğraf çektirmek için doğal bir güzelliğe sahip olması. Her sokakta ışık ayrı güzel yansıyor.
Beyaz evlerde maviye boyalı ahşap kapı ve çerçeveler çok güzel gözüküyor…
Amma da çok çekmişiz değil mi? :p
İnsan kendisini kaptırabiliyor. Ooops burası betwin us değildi :)
Burasının insana niyeti olmasa da fotoğraf çektireceğini kanıtladıktan sonra (ilk gün sadece etrafı çekmeye kararlıydım) Mykonos turumuza devam edebiliriz. Poz verirken meraklı gözlerle bakan bu köpecik çok tatlı gözüküyordu.
Daracık sokakların bizi nereye götürdüğünü bilmeden yürümeye devam ettik ve geldiğimiz noktanın Little Venice isimli bir yer olduğunu öğrendik. Burada akşam yemeği öncesi bir şeyler atıştırmaya karar verdik.

Sol tarafında değirmenler bulunan Little Venice günbatımını izlemek ve denizin sudaki parıltısını görmek için gidilebilecek en güzel yer. Sağ taraftaki yapıların görüntüsü de kayda değer.

Mykonos’a dair son birkaç izlemime gelecek olursak, Mykonos Santorini’ye göre daha lüks bir ada. Sokaklardaki butiklerin hitap ettiği segment üst sınıf. Türkiye’de en fazla 100 TL olabilecek bir elbise en az 100 ve hatta 150 Euro. Yerel butik mağazalar kadar, birçok lüks markanın mağazasını da bu sokak aralarında bulmak mümkün. Bunun yanında restaurantlar, cafeler de oldukça lüks ve hizmet kaliteleri yüksek. İnsanlar da daha bir şık ve özenli (Santorini’ye kıyasla). Adaya neden bu kadar fazla jet set insanın geldiğine şaşmamak lazım, aradıkları hizmet kalitesi ve lüksü Yunanlılar çok güzel sağlıyorlar. Bizim denizimiz yine daha güzel (Mykonos fikrimi değiştiremedi bu konuda) ama tek bir merkezde bu kadar kaliteli mekanların toplanmış olması büyük bir tercih sebebi. Bunun yanında ortam çok güvenli. Gecenin 02.00’sinde dahi korkmadan ara sokaklarda dolaşabilirsiniz, birisi saldıracak diye bir kaygı yaşamıyorsunuz. Ben yine güzel ülkemizin sahillerinin gerekli iyileştirmeler ve pazarlama ile çok daha iyi yerlere gelebileceğini savunuyorum ve balayı hikayemizi burada noktalayarak eve dönüş yolculuğuna geçiyorum...
Burasının insana niyeti olmasa da fotoğraf çektireceğini kanıtladıktan sonra (ilk gün sadece etrafı çekmeye kararlıydım) Mykonos turumuza devam edebiliriz. Poz verirken meraklı gözlerle bakan bu köpecik çok tatlı gözüküyordu.
Daracık sokakların bizi nereye götürdüğünü bilmeden yürümeye devam ettik ve geldiğimiz noktanın Little Venice isimli bir yer olduğunu öğrendik. Burada akşam yemeği öncesi bir şeyler atıştırmaya karar verdik.
Sol tarafında değirmenler bulunan Little Venice günbatımını izlemek ve denizin sudaki parıltısını görmek için gidilebilecek en güzel yer. Sağ taraftaki yapıların görüntüsü de kayda değer.
Aslında kokteylleri ile ünlü bir yer olan Sunset Cafe’de çok acıktığımızdan bir şeyler yedik ama yan masadaki kokteyllerde gözümüz kalmadı dersek yalan olur :)
Deniz yolculuğu sonrası acıkmış, mutlu bir şekilde yemeğini bekleyen ve manzaranın tadını çıkaran Giz...
The Sunset Cafe’de artık bizim için fiks menü haline gelen dolma, kalamar ve ahtapot salatası söyledik :)
Atıştırmalıklar sonrasında Mykonos gezimize devam edelim :) her sokağın birbiri ile bağlantılı olduğu, defalarca kaybolup yine defalarca yolumuzu bulduğumuz Mykonos sokakları…
Rüzgarın ne denli çılgın esebileceğini merak ediyorsanız aşağıdaki kareleri dikkatle incelemenizi şiddetle tavsiye ederim :) ( 5 saniye içinde saçlarım her karede farklı bir yöne gitti, tutmasam eteğim de gidecekti kuşkusuz)
Ertesi gün değirmenleri daha yakından görmek üzere şehir merkezinin doğusuna araba ile gidip daha sonra değirmenlere yürüdük. Genelde her yer ücretsiz park alanıydı, ancak ada o kadar kalabalıktı ki birçok kez ücretli park alanına park etmek zorunda kaldık. Her şey euro ile olduğundan yarım saat kalmak için verilen 10 euro da oldukça pahalı geldi bize.
Güneşin denize yansıması ve etrafa yaydığı parlaklık muhteşemdi…
Değirmenlerden Little Venice’in görünümü…
3. Günümüzde Delos adlı arkeolojik adayı ziyaret ettik. Onu ayrı bir postta anlatacağım, ancak gezi dönüşünde deniz kenarında yediğimiz öğle yemeğini paylaşmak istedim. Salata ve ıspanaklı börek tanıdık değil mi? İsimleri Greek Salad ve Greek Pie :)
Öğle yemeği sonrasında üstü açık micra’mızla (çok cool’du gerçekten :p) adayı turladık ve görmeyi istediğimiz birkaç beach'e gittik.
Kaybolduğumuzu anlayınca sağa çekip baktığımız bir an…
Paradise Beach adlı yerin girişi bizi korkutsa da (burası neresi yanlış mı geldik diye düşündük) içerisinin hiç de korkulacak bir yer olmadığını gördük.
Ancak biz beachlerde hep 16.00’ya kadar durduk. Bir rivayete göre (o rivayeti de adada tesadüfen karşılaştığımız bir Türk tanıdıktan duyduk) saat 17.00’de başlayan çılgın partilerde her tarz insana hitap edecek eğlenceler düzenleniyormuş (daha üstü kapalı ve kibar anlatamazdım :) ).
Gördüğünüz üzere Paradise Beach oldukça sıradan bir yer. Çeşme ve Bodrumda'ki özel beachlerin kalite ve özeni ile kıyaslanmaz ancak ortalama hizmet kalitesine sahip denilebilir.
Mykonos’a dair görmediğim şeyleri iddia edemeyeceğim ancak gördüğüm için kesin ve rahat bir dille söyleyebileceğim şey, adada gay çiftlerin çoğunlukta olduğu. Nereye gitseniz ultra bakımlı, vücut çalışmış 2'li ya da 3'lü gezen erkekler görüyorsunuz. Ada oldukça rahat, kimse kimseye karışmıyor ya da yargılamıyor bu sebepten cinsel tercihleri bu yönde olan insanlar rahatça tatil yapıyorlar. Günlük hayatta el ele tutuşan erkeklerle çok sık karşılaşmadığımız için bize biraz garip geldi ve ister istemez uzaktan inceler bulduk kendimizi çoğu zaman :/
Burası da Psarou beach. Ünlü ve sosyetik kimselerin mekanı. Mykonos’un en berrak suya sahip ve en az rüzgar alan koyu. Açığında bir sürü irili ufaklı yatlar demirlemiş, şezlonglardan tutun çalınan müziğe kadar her şey son derece lüks. Sadece smooth jazz dinleyebileceğiniz, puf gibi kabarmış şezlonglarda makyajlı, takma kirpikli ve taşlı kolyeli teyzelerle göğüs kılları itinayla alınmış amcalarla güneşlenebileceğiniz bu mekanı tur rehberimiz kesin görün dediği için merak edip gittik. Girişte cehennem gibi bir sıra olduğundan ve 15 dakika bekleyip daha ne kadar bekleyeceğimiz belli olmadığından burası da kusur kalsın diyerek çıktık. Beklerken yanımızda duran süslü teyze de Türk’tü ama bizim konuşmalarımızı duyunca milletini belli etmemek adına kocasına fısıldayarak konuşmaya başladı. Bu ne samimiyetsizliktir diye ayrıca sinirlendim ve durmak istemedim. Kimse kimseyle konuşmak zorunda değil ancak paradise beach’te bizim yaşlarımızda bir çift ile tanışıp adada birkaç kez görüştük, insan hiç değilse aynı milletten birisini görünce oturup iki laf eder, hoşnutsuzluğunu dile getirir (belli ki onlar da beklemekten baymıştı ama teyzenin gitmeye niyeti yoktu Mykonos’a kadar gelmişken Psarou’ya da gittim demeliydi).
Her neyse diyerek son günümüzde yediğimiz Catari adlı İtalyan restaurant'ını tanıtmak istiyorum. Keşke ilk gün yeseydik de geri kalan her gün öğle ve akşam oraya gitseydik dedirtecek kadar lezzetli pizzası ve lazanyası ile aklımızın bir köşesinde yerini aldı.
Mekana ait birkaç kare...
Menüsünün görüntüsü bile sevimliydi :)
Daha önce İtalya'ya gitmediğimizden orjinal İtalyan pizzasını yememiştik, burada pizza yedikten sonra bahsedilen tat ve hamur kıvamının bu olduğuna kanaat getirdik.
Adada birbirinden farklı tarzlara sahip sanat galerilerini de görmek mümkündü.
Bu dede ve teyzeler ne zaman o sokaktan geçsek kapının önünde oturuyordu :) Tipik Yunanlı görüntüsü ile insanların oldukça ilgisini çeken dededeki denge bilekliğini görünce koptum :))) (bakınız sağ bilekteki saatin yanında)
Mykonos’a dair son birkaç izlemime gelecek olursak, Mykonos Santorini’ye göre daha lüks bir ada. Sokaklardaki butiklerin hitap ettiği segment üst sınıf. Türkiye’de en fazla 100 TL olabilecek bir elbise en az 100 ve hatta 150 Euro. Yerel butik mağazalar kadar, birçok lüks markanın mağazasını da bu sokak aralarında bulmak mümkün. Bunun yanında restaurantlar, cafeler de oldukça lüks ve hizmet kaliteleri yüksek. İnsanlar da daha bir şık ve özenli (Santorini’ye kıyasla). Adaya neden bu kadar fazla jet set insanın geldiğine şaşmamak lazım, aradıkları hizmet kalitesi ve lüksü Yunanlılar çok güzel sağlıyorlar. Bizim denizimiz yine daha güzel (Mykonos fikrimi değiştiremedi bu konuda) ama tek bir merkezde bu kadar kaliteli mekanların toplanmış olması büyük bir tercih sebebi. Bunun yanında ortam çok güvenli. Gecenin 02.00’sinde dahi korkmadan ara sokaklarda dolaşabilirsiniz, birisi saldıracak diye bir kaygı yaşamıyorsunuz. Ben yine güzel ülkemizin sahillerinin gerekli iyileştirmeler ve pazarlama ile çok daha iyi yerlere gelebileceğini savunuyorum ve balayı hikayemizi burada noktalayarak eve dönüş yolculuğuna geçiyorum...
Dışarıda ilahi bir ışık vardı ve bulutlar gerçekten çok güzeldi.
Umarım size Yunan Adaları’nı yaşatabilmişimdir, keyif almış olmanız dileğiyle :)

