29 Mayıs 2012 Salı

Babington's Tea House


Roma postlarının arasını biraz açtığımın farkındayım. Hatta zaman zaman postların devamını bir dahaki Roma seyahati dönüşüne ancak yetiştirebileceğime dair kuşkular duymaktayım. Aradan 1 ay geçmişken (sahi zaman ne kadar çabuk geçiyor) Roma’ya gittiğimiz gün ilk oturduğumuz yer olan Babington’s Tea House’un çok sevdiğim ortamını sunmak istedim.


Babington’s Tea House ile ilgili ilk söylenecek şeyler burasının İtalya’da bir İngiliz olarak nefes alan bir mekan olduğu.

Bizdeki çay evi (bkz kahveler :p) mantığından çok farklı olarak çeşitli harmanların çaydanlıklarda sunulduğu, renkleri huzur verici sakin bir yer burası.




İspanyol merdivenlerinden iner inmez Piazza Di Spagna'da solda yer alan Babingtons’ın sembolü kara bir kedi. Neler yapmamışlar ki bu kara kediden, earl grey aromalı şekerler mi istersiniz, çay kutuları mı, kahve mi? Her şeyin üstünde bu sevimli canlıyı görmek mümkün. Kedi severler için iki kat daha güzel bir yer. Yağmur sonrası dinginliğine sahip. 





Biz zaten Roma’da çılgınca yağan yağmurda sırılsıklam olarak buraya sığındık ve ilk oturduğumuz yer olarak fiyatları bize oldukça yüksek geldi. Roma’da birçok kafede oturduk ancak en pahalısı Babingtons’tı. Yolunuz düşerse aklınızda olsun bir çorbanın 17 euro gibi bir fiyatı var, çay servisi de tek kişilik diyorlar (onlar da benzer bir fiyattan başlıyor) ancak 2 hatta 3 kişinin içebileceği kadar büyük oluyor çaydanlık. Çay harmanlarının lezzetine diyecek lafımız yok, herhalde İngiliz olmasından kaynaklanan euro değil de pound üzerinden fiyatlandırma diye düşündük.



Buradaki tüm fincanlar mavi-yeşil, dileyenler için çay seti olarak satılabiliyor ya da farklı hediye sepetleri yapılmış.



Masamız sokağa bakan camın içinde olduğundan keyfimize diyecek yoktu :)


Dehan'dan tattığım elmalı pay oldukça lezzetliydi, tostu da çok sevdim :)




Mekanın dekoru kendine has tarihi bir dokunuşa sahip olduğu için bir anda Woody Allen’ın “Paris’te Geceyarısı” filminde hissedebiliyorsunuz kendinizi :) 


Kapının her açılışında duyduğunuz çıngırak, etrafınızda buharı tüten çaylar ve antika görünümlü dekor 19-21yy. arası muğlak bir zamanda kaldığınız hissini veriyor. Babingtons ile ilgili en çok da bunu sevdim. 




Küçük hediyelik reçeller, çiçek çayları ve şekerler harika görünüyordu :)




Eğer yolunuz Roma’ya düşerse en azından kendinize hatıra bir hediyelik almanızı, çaya ve farklı harmanlara da meraklıysanız çayını tatmanızı şiddetle tavsiye ederim ;)


19 Mayıs 2012 Cumartesi

28 Mum ve 1 Ben! :)


Aslında bu sene doğumgünü postu yapmayacaktım, iki arada bir derede yaptığım bir önceki post benim için doğumgünümüzü de kapsıyordu. Bugün öyle bir şey oldu ki bu mutluluğu anlatmasam olmazdı. Çok değil, 1,5 ay önce hayatıma giren, ancak samimi cümleleri ve dostluğu ile paylaşımlarımızı birbirini senelerdir tanıyan iki dost sıcaklığında yaşatan Missi, bana kendimi çok değerli hissettiren bir sürpriz yapmıştı.



Özenle hazırladığı paketi bir süre açamadım. Üzerine iliştirdiği el yazması kenarları yanmış mektup sayfaları vanilya kokuyordu. Paketi açarkenki sabırsızlığımı ve heyecanımı karelerden görebilirsiniz. 






Ve cupcake tadında, el işlemeli dantelli pembiş yastığım! :) terastaki koltuğa özenle yerleştirdim, bulunduğu köşeyi hemen güzelleştirdi küçük cupcake’im…



Bugün 19 Mayıs, 28. Yaşgünüm ve ben şimdiden böylesine güzel bir hediye almış olduğum için çok  mutluyum. İyi ki varsın Missi :) iyi ki blog dünyasından tanıdığım ve samimiyetleri ile hayatımı aydınlatan insanlar var… Hepinizi çok seviyorum! Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'nız kutlu olsun ;)


16 Mayıs 2012 Çarşamba

Amor Fati



Günler geçmiş son postumu yapalı. Geceyarılarına kadar çalışmak tek ezberim oldu ama inat ettim bir kez şikayet etmeyeceğim burada. Gün içerisinde durup derin bir nefes alacak kadar vaktim olmasa da, ruhsuz bir robot gibi sadece bilgisayar başında donuk gözlerle ekrana bakıp uyuyup uyanıp yine bilgisayar karşısına geçiyor olsam da, bu sefer kendime saklayacağım (burada blog sahibinin pasif agresif olduğunu görmektesiniz iyi ki bahsetmiyorum değil mi? :) ) Roma gezimizin 2. Postunu yapmak için gerekli vakti bulamayacağımı anlayınca bu anlam yitimi yaratan boşluksuz kovalamacada hayatın içerisinden çekip çıkardığım güzellikleri biriktirip paylaşmaya karar verdim. Neler mi onlar? Güzel bir şarkı, yapma da olsa rengi içimi ısıtan bir çiçek ve serotonin salgılamak için yeni keşfetmenin heyecanı ile yüzlerce gram tükettiğim bir çikolata…



Geçen yazdan beri terasın dışında oturamadığımız için sızlanıp duruyordum, güneşin batışını izlemek için Ikea şezlonglarından edinmek niyetindeyken bir öğle yemeği arasında gördüğümüz bu ferforje takımla ilk görüşte aşk yaşayarak terasımıza davet ettik kendisini :) Benim küçük yapma ortancamı da hemen ortasına diktim :)






Lana Del Rey’in Video Games şarkısını defalarca dinledim. Nasıl ki bulutlu, gri bir hava tuhaf bir şekilde mutlu ediyorsa beni bu şarkı da aynı tatta dinledikçe keyif verdi.





Nişantaşı’na yolum milyon yılda bir düşer, bu sefer bir şirket eğitimi için gittiğimde adını duyup da bir türü tadına varamadığım Marie Antoinette isimli çikolata dükkanına girdim. Her şey o kadar güzel, el yapımı çikolatalar o kadar tazeydi ki french vanilyalı çikolatanın vanilyası elimden akıverdi, o anda kan gören vampir gibi gözüm döndü ve hepsini ağzıma atarak bir solukta yuttum, newton’ın etkiye tepkisi gibi serotonin salgıladım anında :p Sonra baktım bir kutu dolmuş ben seçerken çikolataları :) Yolunuz düşerse tatmadan geçmeyin derim…



Meleklileri yemeye kıyamadım biblo gibiler en sona kutuda onlar kaldı :)


Anneler gününde kuşlu, çiçekli elbisemi giyerek inci, deri ve taşları yanyan dizdim bileğime.  Babaannem, annem, ben gibi 3 nesil hissettim (inciyi babaannem verdi), birbiriyle ilk bakışta uyumsuz bu üç bilekliği çok sevdim baktıkça hoşuma gitti ben de çekip paylaşmaya karar verdim :)



Bir de insan doğumgünü yaklaşırken komik bir heyecan duyuyor :) Dünyaya yeniden gelmiyoruz evet ama gelişimizi hatırlamak bir nebze olsun içine gömüldüğümüz bu rutinde suyun altından başımızı çıkarıp nefes almamızı sağlıyor belki de. Yılların ne kadar çabuk geçtiğini, onlu yaşların sonu dün iken bugün yirmili yaşların sonuna geldiğini görüyor. O yılları kendisi yaşamamışçasına şaşırıyor sonra. "Çalışmak için yaşayan hissiz kuklalara mı dönüşüyorum yoksa?" diye soruyor kendisine. Son bir yılın tüm zorluklarına rağmen ne kadar güzel geçtiğini anımsayınca da içi şükranla doluyor elbette. Amor fati diyor sonra; kaderinizi sevin. Başınıza gelen her şey aslında sizi daha mükemmel birisi yapmak için yaşatılıyor, bunu bilerek kaderinize gülümseyin siz de. Mayıs ayı yaza girişin, kışı arkada bırakışın hissedildiği en güzel aydır, haydi hep birlikte kışımızı arkada bırakıp yaza kucak açalım :)


1 Mayıs 2012 Salı

Roma Günlükleri 1

Roma gezimizin ilk postunu nihayet yapabiliyorum :) Gördüğüm, öğrendiğim, duyumsadığım her detayı itina ile paylaşmaya çalışacağım. Önce genel bilgilere değinecek olursak, gitmeden hava durumuna kesinlikle bakın. Bizde ilk gün yağmurlu diğer iki gün parçalı bulutlu görünüyordu gerçekten de ilk gün feci bir Nisan yağmuruna tutulduk ama diğer günler hava güzeldi. Neyse ki her köşe başında şemsiye satan tipler belirdiğinden yarı yarıya sırılsıklam olup kendimizi kurtardık :)


Otelimiz "Hotel Savoy" Via Veneto’daydı, İspanyol merdinlerine yürüme mesafesi ile 2 dakika, Pantheon ya da Navona Meydanı gibi diğer turistik yerlere 15 dakika olduğundan şehri sürekli boydan boya turladık. Kalınacak yer tavsiyesi isteyenler için gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim oldukça nezih, güvenli bir oteldi. Bu arada Roma tatilimizde kalınacak yer, uçak bileti ve vize gibi işlemleri WTS ile yürüttük ancak hali hazırda bir tura dahil olmadık. Gitmeden okuduğumuz kitaplar rehberliğinde tüm şehri kendimiz gezdik.



Otelden dışarıya adımımızı atınca sokağın görüntüsü;

 
Roma çok düzenli bir şehir 3 gün içerisinde merkezi birçok yer arasındaki bağlantıyı kısayollarla çözmüş oluyorsunuz :) Biz İspanyol merdivenlerinden başlayan, Trevi, Pantheon ve Navona Meydanı ile devam eden ve Kolezyum’a uzanan bir tur bile yaptık. Şimdi gezdiğimiz yerlere gelelim öncelikle birçok filme de sahne olan (bkz.Roma’da Aşk Başkadır, Melekler ve Şeytanlar) Navona Meydanı ile başlayalım. 





Birçok sokak sanatçısını barındıran meydanı çevreleyen eski yapılar, irili ufaklı tezgahlarda satılan çeşitli suluboya teknikleri ile renklendirilmiş Roma resimler, bir anda nereden geldiğini anlamadığınız çok hoş canlı müzik tınıları ve Bernini’nin ünlü Dört Irmak Çeşmesi meydana ilk defa adım atanları kesinlikle büyülüyor. 




Hele akşam saatleri olmak üzereyse ve  çeşmeler ışıklandırıldıysa meydandaki kafelere oturmanız an meselesi olabilir ancak benim tavsiyem buradaki ara sokaklara saparak meydanın paralelindeki yerleri keşfetmeniz. Bizim keşiflerimizi de sıralayacağım :) Öncelikle La Montecarlo adlı Pizzeria elimizdeki top ten kitabında 10. sırada yer alıyordu, pizzaları oldukça lezzetli, fiyatları da uygun.


Ben şahsen aşağıda da göreceğiniz üzere tüm detayları fotoğrafladım, ilgimi fark eden garson koluma girerek ne olduğunu anlamadan beni  mutfağa sürükledi :) Ben de pizzaların yapılış aşamasını görüntüledim. 





Pizza öncesinde başlangıç olarak söylediğimiz sarımsaklı ekmekte zerre kadar sarımsak yoktu. Ben zaten çok hazzetmem ama bildiğimiz piyaz yanına zeytinyağlı ekmek gelince bir parça şaşırdım açıkçası :) Pizzalardan La Montecarlo biraz karışıktı, üzerine yumurta falan kırmışlar, lezzetliydi ama çok karıştırmayı sevmiyorsanız Pepperoni’liyi tavsiye edebilirim (Biz prosciutto’yu da çok sevdik ama herkes tercih etmeyebilir).




İşte burada Uğur Dündar edası ile mutfağa dalan Giz yerinde pizzeria’yı teftiş etti :) 






Roma’da bir öğle yemeği için gidilmesi gereken yerlerden birisi olarak etiketlediğimiz Monte Carlo’dan (bkz yukarıda da senelerdir tavsiye edilmiş le routard tarafından) sonra İspanyol Merdivenleri’ne doğru yola çıkıyoruz. İspanyol merdivenlerinden iner inmez solda Babington’s Tea House yer alıyor bu özel, sevimli yeri ayrı bir post olarak anlatacağım.



Meydandaki faytonlar ile havadar ve nostaljik bir Roma turu yapabilirsiniz. Biz önce heveslendik “Aaaay ne romantik oluuuur” şeklinde ikizimle koşarak faytoncu amcaya doğru seyirttik ancak İtalyan amca bir tur 150 euro deyince biz aynı anda yüzümüze Shining filmindeki ürkünç kız kardeşlerin bakışını takınarak içimizden telepatik olarak “Amca ya sen para saymayı bilmiyorsun ya da hiç dayak yememişsin çarp bakiim turu 2.38 le”yi nasıl İtalyanca söylerizi düşünmeye başladık ve turdan o anda vazgeçtik. O bütçeyi az sonra gireceğimiz alışveriş sokaklarına ayırarak, son olarak yağmura karşı takkesini giymiş düldülü fotoğrafladık.




Her daim dolu olan meydandaki merdivenlerde insanın içini açan renkli çiçekler ve eski yapılara yukarıdan baka baka aşağıya inince lüks mağazaların inci gibi dizildiği sokaklar tam karşınızda duruyor :) İşte ben tam olarak bu noktada Roma’daki ilk ve tek alışverişimi yaparak yoluma devam ettim :) Vitrinleri biraz gezelim;







İspanyol Merdivenleri’nden Trevi’ye doğru yola koyulduk, Trevi sabah akşam insan istilası altında olduğundan bir basamağa çıkarak sadece üst kısmın göründüğü bu kareyi çekebildim. 



Gerçekten çok güzel bir yapı ancak o kadar kalabalık ki insan tadına varamıyor. Trevi çevresindeki dondurmacılardan uzak durun. Tadı damağınızda kalacak bir dondurma yemek istiyorsanız Navona Meydanı paralelinde yer alan Fridigarium’a gidin (Baffetto’nun yanı) ve özellikle yoğurtlu dondurmasını deneyin. Trevi etrafı mahşer yeri gibi olduğundan gitmeden çokça uyarı aldığımız hırsızlar yüzünden çok fazla oyalanmadık. Dilem’le sabah 6’da kalkıp gideriz hevesimiz vardı (fotoğraf da çekeceğiz ya Betwin Us’a) ancak ertesi sabah 6’da hava o kadar kötüydü ki uykunun rahat havasına anında geri döndük. Trevi akşam, hatta geceyarısı daha güzel. Gidebilirseniz (özellikle yazın) sabaha karşı gidin, çok daha huzurlu ve romantik olduğuna eminim.



 
Pantheon’da ilahi bir ışık bizi bekliyordu. Roma'daki en eski tapınak olan Pantheon’un gövdesi geriye doğru dev bir davul fırına benziyor. Kubbesi açık bu yapıya yağmur yağdığında aşağıdaki delikli mermerden akıyormuş. Rafael’in mezarının da içinde bulunduğu Pantheon aslında bir pagan tapınağıymış.


 
Zaten Roma’nın her meydanında bir dikilitaş üzerinde hiyeroglifler, piramit..vs var. Dan Brown’un Melekler ve Şeytanlar kitabı sık sık aklıma geldi (Vatikan’da duvar resimlerinde bile piramit içinde göz vardı).


 
Pantheon’un içinden birkaç kare (kubbe ile başlıyoruz pek tabii);



Kilise korosunun ilahileri herkesi öyle bir coşturdu ki baktık kalabalık el çırparak eşlik ediyor biz ve ilgiyle izledik (dinledik) gösterilerini. 






Rafael’in mezarındaki gagaları birbirine değen kuş figürü çok etkileyiciydi.





Pantheon’dan çıkıyoruz ;)


 
Gece Pantheon ve Trevi’ye son bir bakış:





Pantheon’dan Villa Borghese’ye doğru yola çıkıyoruz. Burası yemyeşil huzur dolu çok büyük bir park. İçerisinde göletler de varmış ancak biz kısıtlı vaktimiz sebebi ile tümünü gezemedik. Ağaçların arasında birden karşınıza çıkan rahatlatıcı su sesi ile oturup kıyısındaki taş banklarda kitap okuma isteği uyandıran bir çeşme.



Çeşme önünde hayat kurtaran New Balance’larımla ben :)



Burası da yol boyunca karşımıza çıkınca yine çok hoşuma giden bir ayrı alan oldu. 



Parkın sonunda Santa Maria Del Popolo Kilisesi'ne çıkıyorsunuz. Biz uçağa gitmeden önce burayı ziyaret ettiğimiz için ve 12.00-16.00 arası kapalı olduğundan (12.10’da gittik) içerisini göremedik ancak Rafael’in en etkileyici eserlerinin içerisinde bulunduğu kiliseyi görmenizi tavsiye ediyorum (bir dahakine biz de göreceğiz inşallah). Piazza Del Popolo'nun devamında alışveriş caddeleri ile tekrar İspanyol Merdivenleri'ne çıkabilirsiniz.



Akşam yemeğimizi önünde ip gibi upuzuuuun bir kuyruk olan ve de gezi kitaplarına göre de Roma'nın 1 numaralı pizzacısı olan Baffetto’da yedik. Nispeten az turist vardı, daha çok yerel halkın (bilenlerin) tercih ettiği esnaf lokantası görünümünde bu yerde hiç kimse tek kelime İngilizce bilmiyor. Sırada beklerden göbekli bir dede mütemadiyen kafasını uzatıp parmakları ile 2,5,4 işaretleri yaparak seçtiği kişileri içeriye alıyor. Biz 3 kişi olduğumuz için sıra biraz zor geldi ancak beklediğimize kesinlikle değdi. Roma’da yediğimiz en iyi pizza kesinlikle Baffetto’daydı. Servis çok iyiydi diyemem, çalışanlar kabaya yakın umarsız bir tavırdaydı ancak sunulan lezzet gerçekten müthişti.



Son olarak tatlımızı La Scaletta’da yedik. Navona meydanından içeriye girince ilk solda yer alan bu sevimli yerdeki tiramisu muhteşemdi. 



Yemeklerini deneyemedik ancak yan masalarda oldukça güzel görünüyordu. Aynı sokak üzerinde gece kulüpleri var, bizim enerjimiz kalmadı gece hayatının çok da meraklısı olmadığımız için hiçbir gece çıkmadık ancak Roma’da son derece bakımlı gençliğin Cumartesi akşamı akın ettiği yerler buradaydı.  Serin Limoncello'larımızı yudumlayarak piranha etkisi ile tiramisuya hücum ettik :p




La Scaletta'dan sonra Roma gezimizin ilk yarısını sonlandırmış bulunuyor bir sonraki postta Vatikan, Forum ve Kolezyum’da görüşmek üzere sevgiyle kalın diyorum :)



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
Design by Deluxe Designs
all rights reserved. 2011