Eat, Pray, Love


Dünya çapında büyük bir üne kavuşan “Eat, Pray, Love” nam-ı diğer “Ye, Dua Et, Sev” kitabı, popüler kültürde uç noktalara ulaşınca tepkisel olarak kitabı okuyasım gelmedi ancak, beyazperde uyarlaması vizyona girince gitmeye karar verdim.

Film otuzlu yaşlarda, güzel, başarılı, iyi bir evlilik yapmış, hayatta birçok şeye sahip, görünürde hiçbir sorunu olmayan ancak içsel mutsuzluğunu bastıramayan Elizabeth Gilbert’ın hayatının kontrolünü ele alışını anlatıyor.


Başarılı bir yazar olan Elizabeth evliliğindeki mutsuzluğu ve hayatındaki tatminsizliği artık görmezden gelemez, acılı bir boşanma ve kendisinden yaşça küçük bir aktörle yaşadığı ilişki sonrasında, yaşantısını dondurarak hayattan bir sene çalmaya karar verir. Çıkacağı yolculuk sadece fiziksel değil, aynı zamanda da içsel amaçlıdır. Elizabeth kendisini bulmak ve hayattan tekrar tat alabilmek ister.
İtalya’da doyasıya yemek yer, Hindistan’da bir aşramda meditasyon yapar, düşüncelerine hakim olmayı ve içsel sesini duymayı başarır, Endonezya’da ise aşkı tekrar bulur.


Filmi sevdim mi? Hem evet, hem hayır.
Elizabeth’in hayatını değiştirmek için aldığı karar, çoğu kadının aksine, mutsuzluğunu değiştirmek için var olan düzenini bozabilme cesareti takdir edilesi, ancak Endonezya’da “hayatının aşkı”nı bulduğunda aşka teslim olamaması, akıl hocası Ketut’un onayı olmadan Felipe’yi gerçekten sevip sevmediğini algılayamaması, Liz’in muhakeme yeteneği ve kendi başına sağlıklı karar verebilme yetisi hakkında düşündürüyor.

Son sahneyi izleyince iki şey hakkında şüpheye düşüyorsunuz, Liz gerçekten aşkı buldu mu? Öyleyse bunu idrak edebilmesi için üçüncü bir şahsın onayına neden ihtiyaç duydu? Gerçek aşkı bulduysa, içsel olarak devamlı süregelen bir huzursuzluğa mı sahip? Hindistan’da gerçekten içsel huzura ulaşamadı mı?
Film bu kadar popüler olduğu için merak edip, eksik kalmamak adına izleyebilirsiniz, pişman olmazsınız. İtalya’daki daracık sokaklar, Hindistan’daki renkli düğün, Bali’nin doğal güzellikleri görsel olarak etkileyici, ancak çok da fazla bir şey beklemeyin…

CONVERSATION

2 comments:

  1. Ben de bir arkadaşımın davetiyle izlemiştim filmi. Sinemadan çıktıktan sonra aramızda yaptığımız değerlendirmede arkadaşıma; “Bana yeni bir şey katmadı, ancak edinmiş olduklarımı onayladı film.” dediğimi hatırlıyorum.

    İzlenen film aynı olsa bile, filmde geçen olayları ve kişileri algılayışın, değerlendirmenin kişiden kişiye ne kadar değiştiğine canlı bir örnek olduğu için yazmak istedim. Hayatın bütün alanlarında, okunan bir kitapta, yeni tanışılan bir insanda, yaşanan bir olayda, girilen bir mekanda kişilerin algılama ve değerlendirmelerinin kişiden kişiye değişen göreceli yapısına dair daha önce okumuş olduğum, Lawrence Durrell’in Einstain’in görelilik kuramını roman anlatı yöntemine uygulayarak yazmış olduğu “İskenderiye Dörtlüsü” nden bahsettiğim “Hayata Bakış” başlıklı yazımı hatırlattı bana. (http://www.nazaninan.tr.gg/Hayata-Bakis.htm)

    Değişik bakış açılarından bakıldığında, farklı kişilerden dinlenildiğinde aynı olayın nasıl farklı anlamlar kazandığını bu roman dizisiyle göz önüne seren Durrell’in anlatmak istediğine ben de bu film hakkındaki kendi görüşlerimle katılarak doğrulamak istedim.

    Bana göre; Elizabeth, mutsuzluğu nedeniyle “bu düzeni değiştirmem gerekir” diyerek bir düzen değişikliğini uygulamaya koyup bu davranışıyla bir cesaret örneği göstermedi. Hatta Elizabeth için mutsuzdu bile diyemeyiz. Çünkü, saygın bir işi, onu seven bir eşi, güzel bir evi ve iyi bir hayatı vardı.

    Elizabeth, mutluluğun bunlara sahip olmak olduğunu sanırken, aslında hiç mutlu olmamış olduğunu anladığında yaşadığı hayatın içinde kendini bir yabancı olarak buldu. Bu keşf öyle bir andır ki, devamında insanı kendini aramaya götürür. Elizabeth’in yaptığı da buydu. Önce yabancısı kaldığı kişi ve koşulların dışına çıktı. İnsan denilen varlığın çok katlı yapısı her insanda olduğu gibi Elizabeth’de de içindeki “ben” leri yaşamasını gerektiriyordu bu kendini bulma yolculuğunda. Hayatına giren genç tiyatro oyuncusunda, İtalya’da, Hindistan’da yaşadıkları da işte bu içindeki “ben” lerdi. Filmin sonundaki bir anekdot çok güzel ifade etmişti aslında açıklamaya çalıştıklarımı. “İnsan içsel veya dışsal kendini arama yolculuğuna çıktığında, karşısına çıkan kişi ve olayları bir rehber olarak değerlendirmeli.” diyordu anekdotta. Bu nedenle Hindistan’daki aşramda tanıştığı yaşlı arkadaşı da, ilkel bilge Ketut’da birer rehberdi Elizabeth’e.

    Bali’de bulduğu aşka cevap vermekte zorlanmasının nedeni ise; kararsızlık ya da emin olamamak değildi. Ama, onca yorucu arayış ve yolculuktan sonra ulaştığı iç dengesinin (arayıp, bulduğu kendisi de diyebiliriz) aşkın altüst edici etkisiyle yeniden kaybolacağı endişesini yaşadığı için cevap veremedi. Eğer gerçek aşk olduğundan emin olmasaydı dengelerini bozacak kadar onu etkileyeceği endişesi olmayacağı için daha kolay cevap verirdi görüşündeyim.

    Elizabeth’in bu karanlığına ışık tutacak, filmin özü diyebileceğim, ilkel bilge Ketut’un sözleri çok anlamlıydı:

    “Dengelerin dengede kalabilmesi için bazen aşkın dengesizliği gerekir.”

    Giz’li Teras’ın hayırlı uğurlu olsun canım. Ellerine sağlık.

    Tebrik ederim bu güzel girişimin için. Arada sırada ben de konuğun olup, gelip soluklanacağım Giz’li terasında…

    Nazan İnan
    www.nazaninan.tr.gg

    YanıtlayınSil
  2. İskenderiye Dörtlüsü'nü en kısa zamanda okuyacağım, gerçekten bu yorumla aynı filmi izleyen iki insanın çıkarımlarının ne kadar farklı olabileceği kanıtlanıyor adete :) Giz'li Teras'a her zaman beklerim...

    YanıtlayınSil