Mrs. Dalloway





Mrs. Dalloway okurken insanı içine alan bir büyüye sahip, bir çırpıda okunmayan ancak bir kenara da bırakılamayan bir kitaptır. Virginia Woolf’un 3 kere baştan yazdığı baş yapıt niteliğindeki roman sindire sindire, satır satır okunmayı hak eder.  



Mrs. Dalloway’de “Bilinç Akışı” tekniği mükemmel bir biçimde kullanılmıştır. Romanda kahramanların içsel düşünme hızı ile hareket edersiniz, zihnin anlık devinimlerine göre geçmişten bir hatıra ya da geleceğe dair düşüncelerin girdabına çekilirsiniz. Clarissa, Big Ben’in vuruşu ile daldığı düşüncelerden uzaklaşırken siz de aynı hızla yol alırsınız. Virginia Woolf anlatımındaki başarının yanı sıra kurgusuyla da sizi kendine hayran bıraktırır. Neden mi? Çünkü romanda anlatılan belirli bir olay yoktur. Mrs. Dalloway’i okurken serim, düğüm, sonuca rastlamazsınız. Roman yalın bir şekilde “yaşamı” ve “ölümü” anlatır.



Zaman kavramının izafiliğinde, bir gün içerisinde geçen romanda kahramanların yaşanmışlıkları, pişmanlıkları, sevinç ve umutları anlatılır. Clarissa’nın, Peter’ın, Septimus’un, Lucrezia’nın iç dünyası geçmiş ve şimdi arasındaki olayların anımsanması ile okuyucunun zihninde örülür. Tüketilmiş geçmişin canlı kalan duyguları ile “zamanında yapılan seçimler daha farklı olsaydı nasıl olurdu?”nun olasılık hesabı yapılır. Clarissa Peter Walsh ile evlenseydi şimdiki hayatı nasıl olurdu? Ya da Septimus Evans’ı kaybetmeseydi? Lucrezia ülkesini bırakıp Septimus’la İngiltere’ye gelmeseydi nasıl olurdu? Peter Walsh gençken Clarissa tarafından reddedilmeseydi? Verilmek istenen insan zihninde bilincin akışıyla okuyucuların, kahramanların düşüncelerinde seyahat etmesidir ve bu çok başarılı bir şekilde yapılmıştır.


Belki de romanın en etkileyici satırları evli bir kadın olarak kocasının adı ve himayesi altında benliğini dahi kaybeden ve yeni baştan yaşayabilmek isteyen Clarissa’nın Londra sokaklarında dolaşırken: “…Mrs. Dalloway olmak; Clarissa bile olamamak; bu Mrs. Richard Dalloway olmak”diye iç geçirişidir.



Psikolojik rahatsızlığından ötürü sürekli tedavi gören ve kontrol altında olan Woolf doktorlardan hoşlanmaz. Savaşın yıkıcılığını ve mahvediciliğini Septimus üzerinden anlatırken bunu da dile getirir, aynı zamanda kaybettiği asker arkadaşına duyduğu aşka yakın sevgiyi anlatır. Septimus karısı Lucrezia’yı sever ve ona acır ancak asıl aşkı kaybettiği arkadaşı Evans’a karşı duyar. Benzer şekilde Clarissa da gençlik günlerinde Sally Seton’a duyduğu hisleri anımsadıkça bunun aşktan başka bir şey olamayacağına emin olur. Woolf gerçek hayatta  Vita Sackville-West’e’a karşı duyduğu aşkı ana kahramanlar üzerinden dile getirir ve ilk defa bir romanda hemcinse duyulan hisler bu denli açık anlatılır. Tıpkı Woolf’un gerçek hayatında olduğu gibi romanın kahramanları da eşlerini insani bir sevgi ile severken gerçek aşkı hemcinslerine karşı duymaktadırlar.


İki ana kahraman Clarissa ile Septimus’un her ne kadar yolları kesişmese de aynı mutsuzluk ve buhran kökünden beslenen bir ağacın iki dalı gibidirler. Rüzgar roman boyunca sert eser ve sonunda dallardan biri kırılır, diğeri ise tomurcuk verir. Aslında son ana kadar Clarissa Dalloway de Septimus Warren Smith kadar ölüme yakındır ancak Septimus ölür ve onun ölümü Clarissa’yı kurtarır. Aralarındaki görünmez bağla mutsuzlukları birbirine ilintilidir adeta. Septimus’un ölümü mutsuzlukların, hayalkırıklıklarının ölümü olmuştur ve Woolf’un deyişi ile Clarissa; “Tuhaf, inanılacak şey değil, hiç böylesine mutlu olmamıştı”r.


CONVERSATION

0 comments:

Yorum Gönderme